1
Haberler
City
Date
Time
Mag
Death
GEDIZ
28/03/1970
23.02
7.2
1086
BURDUR
12/05/1971
08.25
5.9
57
BINGOL
22/05/1971
18.43
6.8
878
CANAKKALE
07/02/1974
08.46
4.2
none
ELAZIG
23.06.1974
21.06
4.5
none
ANTALYA
---
---
---
---

BU YAZI ŞUBAT 2005 TARİHİNDE YAZILMIŞTIR VE DAHA HİÇBİR BASINDA YER ALMAMIŞTIM.

DEPREMLERİN HABERCİSİ ALÇAK BULUTLAR

RONALD KAREL

Deprem habercisi olarak kabul ettiğim ve depremlerden 6 ila 36 saat önce olşan ve/veya yon degistiren stratus'a benzeyen bulutları nasıl keşfettigimi daha iyi anlamanız için bu yazıyı Türkçe min yettiği kadar hikaye şeklinde yazmam daha uygun olur diye düşündüm. Tekrar ediyorum bu makaleyi ruhumun sesini duyurmak istediğim icin kendi Türkçem ile yazdım. Ancak 1975 yazından itibaren Türkiye dışında yaşaığım icin cümle ve imla hatalarıyla karşılaşabilirsiniz. Özür dilerim.

1953 yılında bence dünyanın en güzel iki şehrinden biri olan Istanbul'un (ötekisi Venedik) ve O'nun en guzel semti olan Moda'da dünyaya geldim. Fransız kilisesinde vaftiz oldum ve Ilk okulu Marmara kolejinde okuduktan sonra frankofon olduğum icin St.Joseph Lisesine girdim. Bu yıllarda zaten bulutlara aşıktım. Daha ilk okuldayken bulutları incelemeye başlamış ve yüksekliklerine göre değerlendirmeler yapmıştım. Ancak tabii ki bu degerlendirmelerin hiçbir ilmi yönü yoktu. Bulutların renkleri (beyaz-gri-kotu beyaz, gunes batarken kırmızımtrak oluşları vs) beni adeta büyülüyordu.

O yıllarda bu konuda hiçbir yerde kitap bulamamıştım. Kadıköy, Hachette'deki kitaplar ya cok kısıtlı ya da benim icin çok ağırdı.

Elimdeki tek aletler bir barometre, dışarıya asılmış ve güneş görmeyen iki termometre ile akşamları saat 19.00'da TRT de yayınlanan Hava Raporu bültenleriydi. Artık hava raporlarını dinleye dinleye daha 12 yaşındayken hava kitlelerinin nasıl Turkiye'ye dağıldığını öğrenmiştim.

Orta okulda St.Joseph'de okurken devamlı havaya baktığım için, rahmetli Menegakis "Karel kargaları mı sayıyorsun?" diyerek beni cumartesi gunleri "retenue"ye yani cezaya bırakırdı..

Cumartesileri o yaşta çözdüğüm matematik işlemleri sayesinde bugün istersem "matematisyen" olabilirdim. Meteorolojiye aşırı düşkünlüğüm yüzünden ailemle problemlerim daha o yaşta başlamıştı. Her fırtınada, başımı cama dayar ve rüzgarın sesini dinlerken çok büyük bir zevk alırdım.

14 yasina geldigimde, artik kendi kendime Turkiye capinda hava tahminleri yapabiliyordum.. Istanbul'da oturmanın avantajları şöyleydi: Hepimizin bildigi gibi hava kitleleri batıdan doğuya doğru hareket ettiğinden, Ege üzerinde bulunan bir hava kitlesinin ne zaman ne yönde hareket edecegini adeta ezberlemiştim. Batı Akdeniz'den girecek bir kitlenin veya Trakya'dan girecek bir soğuk cephe veya occlusion cephelerin hareketlerini de iyicene hazmetmiştim. Barometremdeki 1 ila 2 milibarlik düşüş veya yükseliş ve Istanbul zerindeki hava kitleleri ve kitleler içerisindeki çeşitli bulutların yönleri ve hızları bana Türkiye çapında çok sağlıklı bir hava tahmin raporu çıkarmamı sağlıyorlardı.

Ancak eğer Kiırım veya güney Rusya'da bir Yüksek basınç merkezi olduğunda, hava kitleleri Dogu Karadeniz üzerinden girdiğinde ancak TRT Hava Raporlarından faydalanabiliyordum.

Geceleri, yatak odamda elektrikleri söndürdükten sonra başımı iki ellerimin arasına alıp cama dayadığımda çoğu zaman bulutları seçebilecek hale gelmiştim. Hele orta tabaka (alto stratus)veya nimboların (yagis bulutu) da bulunduğu hava kitlesinin altında bir occlusion cephe varsa (stratus bulutlari) o alçak bulutlar gece beyaz gözüktükleri için, yönlerine ve hızlarına göre gecenin en düşük hava sıcaklığını tahmin edebiliyordum. Bazen ayaklarımın ucuna basarak alt kattaki barometreyi tıklatmak için ve dışarıda bulunan derecenin nasıl azaldığını görebilmek için can atıyordum. O barometreyi tıkladiktan sonra ibre iki milibar yüksek basınca doğru gidiyorsa, Türkiye hakkındaki hava tahminimi yapabiliyordum.

Örnegin havanın parçalacagını, rüzgarın yıldız-poyraz'dan esip, geceleri sıcaklık düşüşlerini olacağınğ, gündüzleri ise yer yer hafif sağanak yağışlarının olabilecegini sonraki günlerde güneşin daha da fazla etkisini göstereceğini ancak serin havanın devam edecegini ve bu kitlelerin bütün yurda dagılımlarını tahmin edebiliyordum.. Eğer basınç düşmeye devam ediyorsa, güney batıdan giren sıcak cephenin halen etkili olacagını biliyordum. Bu örnekleri burada yazacak olursam yüz sayfalık bir roman yazmış olurum..

Bu makalede amacım, okuyucuya çok küçük yaşta bulutları çok iyi tanımamı ispat etmek ve ilerde göreceğim deprem bulutlarını bu yukarıda yazdigim klasik bulutlardan ayırt edebildiğimi ispat etmektir.

Akşamları saat 19'da TRT hava raporu başladığında ayağa kalkıp hava tahmin raporunun cümlelerini sanki ben yazmış gibi spikerle beraber söylüyordum. O sıralarda masada ailemle yemek yediğim için bir gün bu konuşmam babama ters etki yapmış ve önündeki bir bardak suyu yüzüme dökmüştü. " Meteoroloji beş para getirmez, böyle boş şeylerle uğraşacağına orta okulu ve liseyi bitir de doktor ol" diye bağırmıştı.

Hayır yalnış anlamadınız, babam Fransızca, İngilizce, Almanca romanları su gibi okuyan, mektupla ABD ile briç yarışmalarına katılan, herkesin "yürüyen ansiklopedi" diye adlandırdığı bir "beyefendiydi!!!". Avusturya' li annesinin ve çok yüksek bir Avusturya subayiının torunu olması megalomanisiyle herkese yüksekten bakan bir "beyefendiydi".

Herbirimiz dunyaya belli bir ruh zenginligiyle ve bir GOREV icin geliyoruz, ben bu GOREVIMI daha cocukken bulmuştum, keşfetmiştim. Ancak rahatlıkla yazabilirim ki, belli bir GÖREV icin dünyaya gelen bir ruh, aile ve sosyal hayattan çok fazla etki görüyor. Ve bu görevini yerine getirene kadar çok ızdırap çekiyor.

Benim bu meteorolojiye karşı olan aşkım yüzünden ailemden sert tepkiler geliyordu. Babamdan devamlı tokat ve başıma darbeler, anamın da bana hergün bağırmasına dayanmaya çalışıyordum. Ailem icin bunlar boş işlerdi ve karın doyurmazdı. 14 yaşında bir çocuk, kendi kendine bilim öğreniyor, ve Meteorolojistler ile boy ölçüşüyor. Olmayacak ve kabul edilemeyecek bir durumdu..

Sanki kamikaz olup belime bombalari baglayıp konsolosluk ucuruyordum..Veyahut da esrar satıyordum. Ev bu hale gelmişti...

Nihayet beni yakından tanıyan (daha doğrusu birgun hava limanina giderek kapısını çalıp, kendimi tanıttığım) ve bana acıyan 60'ların Yeşilkoy Hava Limani Meteoroloji Genel Müdürü Ali Esin bana Dispetch ler icin kendi yazdığı kitabını armağan etti ve cephelerin varlığını ve hava kitlelerinin resmi isimlerini o kitaptan öğrenmiştim..O güne kadar "cepheleri" kendi kendime uydurmuştum.. Tabii ki birçok buluşum gerçeğe uymuyordu.. Ama tahminlerim doğru çıkabiliyordu.

Nihayet, hayatımın akışını değiştiren gün ve saat gelmişti.

28 Mart 1970... Saat 16.15 'de Saint Benoit lisesinden çıktığımda
(St Joseph'den kibarca atıldığım için St.Benoit'ya geçmiştim)
gözüm Karakoy'deki Denizcilik Bankasının bayrağına takılmıştı. Artık 16 yaşındaydım ve Istanbul üzerinde olabilecek her türlü hava koşullarını hazmetmiştim.

Ancak o zaman inanılmaz bir olayla karşı karşıya kaldım. Rüzgar orta tabakadaki ve güney batıdan kuzey doğuya hareket eden alto-stratus veya nimbo-stratus'ların tam zit yönünden çok sert bir şekilde esiyordu.. Ve alçak tabakada yer yer gri olan startus'a benzer uzunca bulutlar, kuzey-doğudan, güney batiya dogru sanki aşağıya doğru çekiliyorlarmış gibi hareket ediyordu.. Gerek benim tahminlerime gerekse Ali Esin'in tahminlerine ve gerekse Ankara'nin tahminlerinde böyle bir rapor yoktu. Hiç bir occlusion cephe olmamalıydı, hiç bir soğuk cephe olmamalıydı. Üstelikte o bulutlar benim ezberledigim STRATUS BULUTLARINA DA BENZEMİYORDU..

Tam bir paniğe kapılmıştım.

Sanki Karadeniz'de yangın olmuş ve dumanlar Istanbul'u sarmış gibi hareket ediyorlardı... O akşam, evde karanlıkta camdan baktığım zaman, beyaz gözükmesi gereken bulutlar yok olmuşlardı. Üstelik de rüzgar güney-batıya dönmüştü... Gece yarısından önce Gediz çok fena halde sallandı...

İşte 28 Mart 1970 tarihinde ben depremlerle bulutlar arasinda bir ilişki oldugunu anlamıştım..

Ali Esin'e telefon açarak durumu bildirdiğimde bana, "tesadüf olmuş, öyle şey olmaz" demişti... Hiç unutamam, barometreyi saat 17 ila gece yemek saatinden sonraya kadar tıkladığım halde hiç bir yükseliş olmamıştı. Halbuki eğer occlusion veya soğuk cephe geçseydi muhakkak birkaç milibar artardı. Hava sıcaklığı zannedersem bir-iki derece kadar düşmüştü. Bu da Karadeniz'deki nemli ve serin havanın üzerimize gelmesiyle olsa gerek.

Daha sonraki Burdur ve Bingol depremlerinde ayni bulut olayları olmuştu. Bu konuda daha fazla detay yazmayacağım, çünkü bu yazımın kitap haline gelmesini istemiyorum. Sadece özetleyecek olursam, Burdur depreminden bir gün önce (deprem tarihi 12 mayis 1971) Türkiye'nin kuzeyi ve batısı kuzey-doğudan gelen bir soğuk hava kitlesinin etkisi altındaydı. Herhalde Ukranya üzerinde bir Yüksek basınç olmalıydı. Rüzgar yıldız-poyraz dan orta kuvvette, cephe geçişlerinde arasıra sert esiyordu.

Saatlar sonra radyodan güney bati Turkiye'den bir sıcak cephenin girdiğini öğrendim. Zaten yer yer havayı kaplayan bulutlar (cumulus, veya strato-cumulus) daha düzenli bir şekilde, şekil değiştirerek güney batıya doğru hareket ediyorlardı. Hızları eşit hale gelmisti.

Yeşilköy Hava Limanina telefon ettiğimde, Ali Esin bana cirrus ve cirro stratuslar ardından altolarin da girebilecegini ve yagisin guney bati Turkiye'de baslayacagini soylemisti. Benim en cok dikkatimi ceken, Istanbul uzerindeki aniden o hipnotize olmusa benzer alçak bulutların hızı ve yönüydü. Yani soğuk kitle ve cephe anındaki o natural bulutların değişimi söz konusu..

Sonra ayın 12'sinde sabah saatlerinde Burdur'da bir deprem meydana geldi.

Onun için ben deprem bulutları derken, sadece manyetik bir alanda meydana gelen bulutlar değil, var olmuş bulutların da yön ve şekil değiştirmesinden bahsediyorum.

Daha Burdur depreminin heyecanı geçmeden 10 gün sonra 22 Mayıs'da Bingol depremi meydana geldi. 21 Mayıs öğleden sonra Istanbul ve Turkiye'nin büyük bir bölümü gene Rusya üzerindeki bir Yuksek basıncın altında bulunuyordu. Rüzgarlar gün-doğusundan hafif ve orta derecede esiyordu. Sonra batıdan yağışlı hava girmeye başladı. Trakya ve Marmara ile kuzey Ege'de cirrocumulus ve altostratuslar gözüktü. Ancak öğle saatlerinden sonra gene belli bir hızla hareket eden bazı stratus bulutları gün doğuşundan, günbatısı yönüne doğru hareket etmeye devam ediyorlardı. Bu durum 21'i akşamüstü devam etti. Ben o zaman Iç Anadolu'nun kuzeyinde ayın 22'sinde deprem bekledim. 22 Mayıs sabahi alçak bulutlar günbatısından günbatısı-lodos'a çevirerek normal seyrini gösterdi. Deprem olmayınca süküte hayale uğramıştım. Ancak İç Anadolu'nun doğusunda rüzgarlar halen gündoğusu'dan esiyordu..

Bingöl akşam sallandı.

Beni ''deprem olacak'' tahminine iten hava olayı bir gün önce gün batısından giren sıcak havanın altındaki gene her iki yanda 180 derece bırakan tam zıt karşıdan doğudan hareket eden alçak bulutlar oldu...

Deprem olunca sevinçten uçmuştum. Ancak tekrar özetleyecek olursam, bu alçak bulutlar, yani kısa süre için gözüken ve yön değiştiren bulutlar, grimsi ve uzunca oluyorlar ve ilerledikleri zaman aşagı doğru çekiliyorlarmış gibi hareket ediyorlar.

Hayatımın savaşı başlıyordu. Bu görüşlerimi dünyaya açıklamam lazımdı. Beni çok zor günlerin beklediğini o zaman pek göremiyordum, çünkü o yaşta hayatı toz pembe görüyordum.. Birçok bilim adamı beni dinleyecek ve bana burs verip okutacaklar diye düşünüyordum.

ULUSLARARASI MUCADELE

BU YAZI ŞUBAT 2005 TARİHİNDE YAZILMIŞTIR

Önce bütün çalışmalarımı belgeleyen bir rapor hazırladım. Daha sonra bu raporu Fransızcaya ve İngilizceye çevirdim. Kimsenin bu raporu okumaması ve aklımla o teorilerimin çalınmaması için bu çevirmeleri kendim yaptım. Yıl aşagı yukarı 1971 sonbaharı, birkaç aydan beri 18 yaşıma girmiştim. Istanbul'daki Amerikan Başkonsolosluğuna gidip uluslararası Bilim Enstituleri hakkında bilgi aldım. Bana birkaç isim verdiler, bunların içerisinde ABD haricinde diğer ülkelerin adresleri de vardı. Hatırladığım kadarıyla ilk yazdığım adresler içerisinde Smithsonian Institution Center For Short Lived Phenomena, 60 Garden Street, Cambridge, Massachusets, USA vardı. Ikinci adres ise Dr Yosihiro Sawada, Japan Meteorlogical Agency, Chiyoda -Ku, Ote Machi-Tokyo, idi.. Bu mektupları gönderdiğim zaman, içim son derece rahatlamıştı.. Sanki bu bilim adamlarına herseyi yazdığımda hiçbir sey çalınmayacaktı.

Bir hafta sonra bizim en üst balkondan postaıyı takip etmeye başladım. Uzaktan gördüğüm zaman, kalbim heyecanla çarpıyor, sonra yaklaşıp evlerin kapılarına mektupları atınca, çantasında büyük bir dosya var mı diye 15 metre yükseklikten ve miyop gözlerimle el hareketlerini takip ediyordum. Eğer bizim kapıya mektup attığını görsem (kuş bakışı ile), o 3 katlı evi bir dünya 100 metre şampiyonu gibi yukardan aşağıya dogru iniyor ve mektuplara bakıyordum. Heyhat 15 gün sonra gene haber yoktu. Ancak her saat havalara bakıp o manyetik alçak bulutları kovalamayı ihmal etmiyordum. Ancak bu sıralarda bazi depremler oluyor ve ben 24 saat havaya bakamamanın ızdırabını çekiyordum...

Bir gün ailemle misafirlikten dönmüştük.. Eve girdikten 15-20 dakika sonra karşı komşu hanım kapımızı çaldı.. Bana büyük bir dosyanın geldiğini süyledi.. Babam kitap gibi dosyayı eline alınca çok şaşırmıştı, öünkü üzerinde SMITHSONIAN INSTITUTION yazıyordu.. Ben beş saniyede zarfi parçalayarak içindekini çıkardım. Uzun bir mektup vardı ve David Squires imzası altında o Enstitunun Müdür yardımcısı bana "Meteoroloji bilgimin ne kadar iyi olduğunu" övüyor ve Annual Report adlı bir bilimsel kitabını hediye ediyordu. O kitabın değeri 1971-72 yıllarında $ 5 idi... Ama gene de depremlerin bulutlarla hiçbir alakası olmadiğini yazıyordu... Babam ve annem ilk kez şaşırmışlardı.. Mektubu alınca nasıl sevindiğimi tarif edemem...Kitabı açınca içerisinde uluslararası bilim adamları tarafından yazılmış ve kısa sürede meydana gelen bütün tabiyat olayları hakkında makaleler ve resimler yer alıyordu. Orada bir çok bilim adamlarının adresleri de vardı..

Artık bana yol açılmıştı... O zamanki çocuk beynimle bütün dünya bana kucak açacaktı.. (ne kadar da kuş beyinliymişim)

Aradan 3-4 gun geçti ki bana bu sefer de Japonya'dan bir dosya geldi... Dr Sawada bana Japonya'da depremlerden önce çizilmiş yer haritaları ile 500 mb haritaları, depremlerden sonra çizilmiş aynı değerdeki haritaları gönderip, bana bunları inceleyip, kısa sürede meydana gelmiş alçak bulutları veya yön değiştirmis alçak bulutlarını bulmamı talep etmişti...

Herşey bir rüya gibiydi.. Koskoca JAPAN METEOROLOGICAL AGENCY beni adam yerine koymuş ve onlara yardım etmemi istercesine bir mektup yollamıştı veya "hayde bakalım madem birşeyler biliyorsun göster bize" demek istiyorlardı.

Benim evde sevinçten sinirlerim bozulmaya başlamıştı.. Çünkü ben bu haritaları okuyacak bilgiye sahip değildim.. Hemen Mucahit Arliya telefon ettim, Ali Esin'in en iyi dostu idi.. Yeşilkoy Hava limanına gidip ondan sinoptik haritaların nasıl çizildiğine dair derin bir bilgi almak istedim.. Ben 2 saatlik bir stajdan sonra tam gidecektim ki, Ali Esin bana artik oraya pek fazla gitmememi soyledi.

Soğuk bir duş almış gibi oldum.. Sebebini bana söylemek istemiyordu. Ancak bana "sen Ankara'ya mektup yazıp buraya geldiğini söylemişsin.. Yapmamalıydın" dedi.

Başıma ilk kara bulutlar çökmüştü... Elime bircok hava haritalari sıkıştırdı ve bana Turkiye'den Amerika'ya gitmemi tavsiye etti. Haritalar elimde, hafif yağmur altında Hava limanından yürüyerek Yesilyurt'a kadar gittim, ve inanılmaz uzaklıkta bu yolu yürürken ağlıyordum. Sebebini birkaç sene sonra Ankara'da öğrenmiştim.. Ancak bunu burada yazmayacağım..Makalenin sonlarına doğru yazacağım....

Evde de atmosfer son derece değişmişti.

Okulu bırakmaya karar verdim. Ben Moliere, Voltaire'in hayatlarını okumak istemiyordum. Ben meteoroloji uzmanı olmak istiyordum.

Haritaları odamdaki duvara asıp, Japon haritalarını incelemeye başladığımda evde inanılmaz savaşlar başladıi. Babam her firsatta bana vurup hakaret ediyordu, annem ise zaten sinirli bir insan olduğundan benim yaptığım bu çalışmaları , araştırmaları anlayacak kapasitede degildi..

Hergün bana "Acar soyledi ki depremin hava ile ilgisi yoktur, Ayşe dedi ki bulutlarla deprem ayni şey değildir" diye abuk-subuk cümleler söylüyordu. Bu isimlerini saydığı kişilerin bilimle hiç alakaları yoktu...

Bir gece babam yatak odama girip haritalarımı duvardan alıp parçalamaya başladıi... Ben dayanamayıp Paris'e gideceğimi söyledim... "Sana bu iş için para yok" tehdidine kaşıi, evden ayrılacağımıi söyledim.

WELCOME PARIS!!!

1972 Paris seyahatim çok ilginç olmuştu.. Paris'te o zaman Quai Branly'de olan Meteorloji Genel Müdürlüğüne giderken sisli bir hava vardı. Alma köprüsünü geçerken kalbim hızla çarpıyor bir an evvel randevu aldığıim Genel Müdür J.Bessemoulin ile görüşmek için can atıyordum...

Meteoroloji bir blim değildi. Bir sanattı.. Ressamlık, kompozitorluk gibi bir sanattı.

Ancak Meteorolojinin kapısında büyük bir şok yaşadım.. CGT ve CFDT gibi işçi sendikaları grev yapıyorlardi.. Ne işleri vardı komunist partisine ait olan bu sendikaların BİLİM EVINDE? SANAT EVİNDE? Gözlerime inanamamıştım.. Bilim araştırmacısı bedava çalışmalı demiyorum ama mesleğine aşık olmalıydı. Para için çalışmamalıydı..

Içeriye girdiğimde sekreter kıza "bu grev yapanlar mühendisler-teknisyenler mi? yoksa temizlik yapanlar mı?" diye sodum. Bana "teknisyen ve mühendis kadroları" cevabını vermişti. Şok olmuştum.

Memeur kafalı bilim adamları !!

Herneyse Genel Müdür Bessemoulin'in karşısına çıktım. Bana teorimin çok ilginç olduğunu ancak benim "meteoroloji aşığı" yönümü daha çok beğendiğini ve Ankara'ya gidip Fransa Baş Konsolosluğunun Cooperation Technique bölümü ile anlaşıp burs aldıktan sonra Paris' e geri gelmemi söyledi.. Matematik ve Fizik'ten imtahan olacagımı ve sonra Afrika'daki Fransiz Meteoroloji Müdürlüklerine ( Fransa kolonileri) gidecegimi söyledi. Bana yardimcısı M.Picq'i tanıştırdı... Ancak üçüncü kişiyle tanışmam hiç iç açıcı olmadı, okul müdürü M.Daddy, Bessemoulin'in teklifini Fransız kanunlarına aykırı olduğunu söyledi. Istanbul'da doğup Türk pasaportu taşıyan birinin Fransız bile olsa Meteorolojiye giremeyeceğini söyledi.. Ben "deha" bile olsam, bu söz konusu olamazdı..Iç emir vardı..

Bu "İÇ EMİRLER" yüzünden gençligim gitti.

Kısacası Türkiye'ye dönüşüm pek parlak olmadı. Bu sefer Ankara'ya gideceğim diye meseleler çıktı ancak kavgayı gene ben kazanıp Ankara Fransa Baş Konsolosluğuna gittim. Okul hocası Daddy'nin dediği çıktı. Yetkili bana hiç bir şekilde bu bursu veremeyecegini söyledi. Aynı zamanda bir mektup da Genel Müdür Bessemoulin'e gitti.

Aradan bir buçuk yıl geçti, dünyanın her bir ucundan bana mektuplar geliyor ve depremlerin havayla hic bir bağı olmadığı her halikarda söyleniyordu..Ancak çalışmalarımı hemen hemen herkes takdir ediyordu.

Ama destekler hep cümlelerden oluşuyordu.. Biri çıkıip da " Al yavrum sana şu kadar para, git şu üşkeye meteoroloji oku, daha yaşın musait" demedi..

Okulu bırakmıştım ve hayatım, deprem bulutu kovalamak ile ailemle kavga etmek ve arkadaşlarla gezmek arasında geçiyordu.

Askerilik zamanım gelmişti.. 73-3 tertip olarak Ekim ayında askere alındım ve Amasya'da çavuş oldum. Bu sure içerisinde babam yılbaşı akşamı vefat etti. (73-74) Tayinim Askale'ye çıkmıştı. Şubat sonunda karlar altında kara-trenle Sivas üzerinden Aşkale'ye vardık.

Hayatımıin en önemli anlarını 41.nci mekanize piyade taburunda yaşadım...

TÜRK SİLAHLI KUVVETLERİNDEN ALLAH RAZI OLSUN !

Mart 1974 'de Aşkale'de askerliğimi "çavuş"olarak yapmaya başladım.. Birgün gene havaya bakarken yavaş hareket eden alto'ların altinda ve sanki gene manyetik bir alanda bulunan alçak bulutların (startus gibi) küçük parçalar halinde alto'ların tam ters istikametinde hareket ettiklerini gördüm. O zaman bütün cesaretimi toparlayıp Yuzbaşı Abidin Uzun'a 24 saat içerisinde orta derecede (yani 4 civarı veya üstü) deprem olacağını ancak nerede olabileceğini kestiremedigimi söyledim.

Aşkale de gözüken bu meteorolojik olmayan bulutlanma aynı zamanda Türkiye nin başka bölgelerinde de olabilirdi. Hem de daha fazlasıyla.. Benim içim mühim olan olay şahsen o anormal bulutlanma ve hareketlerini görmemdi... Gerisini bilemezdim.

Ertesi gün Canakkale'de 4 kusur kuvvetinde deprem oldu... Ben depremin uzaklığını göruüce çok şaşırmıştım.. Türkiye'de her gün 2.2 ila 3.5 arası 8-10 adet deprem oluyordu, ama 4 'un üzerinde hergün katti surette olmuyordu.. Gene de Aşkale'ye 1500 km uzaklıktaki deprem olması beni sukute hayale ugratmıştı. O anda Marmara bölgesindeki bulut dağılımını çok merak ediyordum. Yüzbaşı durumu Tugay Komutanı Kemal Yamak'a bildirmişti. Marmara daki hava durumunu bilemeyişim hakkında tek tesellim, barometremin yanımda olmayışı, batıdaki hava kitlelerini bilmeyişim ve hava raporlarını da dinlyememem olmasıydı.

Gene başka bir gün Bölük Komutanı Faruk Kunak'a, bir gün sonra deprem olacak dediğimde, hemen bana nasıl görüyorsun ? diye sormuştu.. Parmağımla havadaki ince uzun alt tabanı gri gibi olan ve hiç bir değişik yöne sapmayıp belli bir hızla güney batıya doğru ilerleyen ve sanki yeryüzüne yaklaşıyorlarmış gibi hareket eden bulutları göstermiştim. Faruk Kunak a Meteoroloji Istayonunu arayıp basınç sisteminin dağılımını öğrenmek istediğimi söyledigim zaman, iki saat geçmeden cevap gelmişti.. Karadeniz üzerinde bir Alcak basınc merkezi vardı.. O zaman rüzgarin ve bulut akışının güney batıya doğru değil kuzey doğuya dogru olması lazımdı.. Kendi kendime sıcak cephe olmalı ve muhakkak hiç olmazsa birkaç cirrus veya alto cumulus görmem lazımdır diye düşünmüştüm.. Goremedim ama, ertesi gün Antalya 4.ün uzerinde sallandı.

Tuğgeneral Kemal Yamak beni gelip tebrik etmişti ve bana nasıl deprem tahmini yaptığımı sormuştu. Ben de herşeyi olduğu gibi izah etmiştim. Yanında Topçu Albay ve kurmay Albay Metin Behzat Oktay da vardı. Binbaşı Güngör Yilmazel ve Yuzbaşı Abidin Uzun da yanımızda bulunuyorlardı.

Bu sefer Tugay emir verip bana özel bir oda tahsis ettiler. Istediğim bütün kitaplar önüme geliyor ve ben ilk kez olarak bir teori hazırlıyordum...

METEOSEISME.

Yani METEOQUAKE..

Jeoloji, Meteoroloji, Klimatoloji, Fizik, Kimya vs ne kadar kitap varsa istemiştim.. Ilk düşündüğüm aynen şuydu.. Havada artı ve eksi ionlar çarpışıyor ve 02 +0 = 03 yani ozon.. Ozon yer altında bazi madenlerin, fayların şekillerini değiştiriyor ve depreme sebep oluyor. Bu ionlar yanlarında 180 derece açı bırakarak tam zıt yönden karşılaştıkları için ve bir sürtünme tabakası meydana getirdikleri için yere dik olarak yani (perpandiculaire) 90 derece açı bırakarak iniyorlar..

Hayvanlar hassas olduklari için bu gazı kokluyorlar, ve deprem oluyor.. Yani depreme mani olabiliriz, deprem şemsiyesi yapabiliriz.. Hem de bir Klimatoloji kitabinda güneş enerjisinin en büyük- hacimli bölgeleri de deprem bölgelerinin üzerinde çakıştığını görünce bu düşüncemden emindim...

Başka bir düşüncem de havada, atmosferde olabilecek bir ionozasyon olayı ile, yani üst atmosferden alt atmosfere doğru bir enerji akımı ile önce bulutlar oluşuyor , sonra bu elektromanyetik sahada bilinmeyen bir güç litosferdeki faylarda bulunan kayaları yerinden oynatıyordu. Bir de Ozon tabaksaindaki ozonların bu ionlar vasıtasıyla zemine kadar inebileceğini de düşünüyordum.

Ancak, daha lojik olan ikinci bir şık vardı ki bunu da ihmal etmedim.. Deprem olacaği için, bir manyetik alan meydana geliyor, çatlak faylardan bir gaz çıkışı oluyor, hayvanlar bunu hissediyor, alcak bulutlar meydana geliyor ve biz bunları görerek depremi haber verebiliyoruz..Bu bulutlar Kuzey Anadolu fayında meydana geldiği için Çanakkale'den Aşkale'ye kadar olan faya yakın bölümlerde bu bulutlar oluşup kaybolabiliyorlar.

Benim halen inandığım şudur ki, jeoloji ile meteoroloji bilimlerinin tam ortasında bir "olay" vardır ve bu da "meteoseisme"dir.Yani deprem bir jeolojik olaydır ve hava bir meteorolojik bir olaydir. Meteoseisme jeolojinin havaya yansımasıdır.

Galiba 22 Haziran sabahı gene havaları incelerken bir Alcak basınç sistemi içinde olduğumuzu biliyordum çünkü artık radyom da vardı. Gene alçak ve buluta benzeyen stratus gibi bulutlar gördüm ve hemen üst tabakadaki bazı alto ların tam ters yönünden hareket ediyorlardı.. Bu stratuslar kayboldular ve rüzgar gene normal seyrine dönüştü.. Bu çok lokal bir olaydı.. Aşkale'nin birkaç yüz km güneyinde 4 civarında (sabah 8-12 arasi) deprem olacağını herkese duyurmuştum. Bu tahmini saat 16 civarında yapmıştım.. 24 Haziran'da, elinde bir Hürriyet gazetesi ile gelen bir asker bana ayın 23'unde Elazig'da saat öğleye dogru 4.1 civarinda (galiba) deprem olduğunu söylemişti.

Elimde gazete avluda koşarak sevinçten bağırıyordum. (Kandilli Rasathanesinin 24 Agustos 2006 yılında bana gönderdiği tabloda depremin saat 21.06'da meydana geldiği yazıyor)..

Beni tanıyan askerler beni alkışlıyordu. Ne mutlu bir andı.. Aslında atmosferle kendi ruhumu aynı görüyordum, sanki ruhum ve bulutlar bir bütündük, bunu izah etmek çok güç, FIZIK BİLİMİNE ters düşüyor. Yoksa yer ve zaman bakımından FİZİKİ yönden böyle bir tahmin yapmam imkansızdı.

Askerliğim bittikten sonra, Komutanlık bu 3 depremi bildigime dair belge verdi..

Unutmadan yazayım bütün bu deprem patırtısı zamanında aşağıdaki sempatik ve ilginç olaylar da başıma gelmişti.

Bu çalışmalar devam ederken bir sabah alarmla uyandık.. Ordumuz Kıbrıs'a girmişti.. Hepimiz toplanmış emir bekliyorduk.. Birçok subay ve assubay otobüslerle Kıbrıs'a gittiler..

Iki-üç gün sonra hiç beklemediğim bir olay oldu ve beni Askeri Mahkemeye verdiler... Sebebi cok ilginçti, savaş zamanında Japonya Meteoroloji Müdürlüğü bana Japon depremlerini incelemek için çok yüklü bir dosya göndermişti ve bu dosya yüzünden Komutanlık "Savaş zamanında Yabancı ülkeyle iş birliği yapma" suçundan beni mahkemeye vermişti.. Mahkemem 10 dakika sürmüştü ve beraat ettim.. Mahkeme başkanı benim çalışmalarımı bildiği için dosyayı yok etme şartıyla beni serbest birakmıştı...

Ayrıca, Kıbrıs'a gitmek için gönüllü arayan Binbaşı Cetin Yilmazel'e de ben parmak kaldırmıştım.. Herhalde galyana gelmiştim.. Bana "Sen otur oturduğun yere meteoroloji" diye bağırmıştı.(meteorolog diyemiyordu)..:)

Haziran 1975'de askerligimi bitirdikten sonra, babamın ölümüyle meydanı boş bularak Turkiye'yi terk edip Fransa'ya yerleşmeye karar vermiştim. Askerdeyken hazırladığım deprem dosyasını ve o güne kadar gelen bütün mektupları yanıma alarak yola çıktım. Tabii bunu yapabilmek için de annemle bir savaça tutuştuk ve mücadeleyi ben kazandım.

Ilk durak Cenevre. Dünya Meteoroloji Teşkilatı ve onun başkanı Dr Davies idi. Cenevre tren garının karşısında daha halen var olan Suisse Hotel'de kalip D.M.T. 'na 4 kez telefon açtım. Nihayet benden bıkan D.M.T. yetkilileri hatırladığım kadarıyla 15 dakikayi geçmeyecek şekilde Genel Sekreter yardımcısı ile görüşmeme izin verdiler.

O büyük (önemli) kişinin karşısına çıktığımda büyük ümitlerle doluydum..

Ancak inanilmaz bir duvara çarpmıştım.. Benim yazdığıim-çizdiğim krokilere bir tabloymus gibi bakıp "çok güzel işler yapmışsın aferin" deyip beni başından atmak isteyen bir zat vardı.. Nihayet bana bir kart uzatıp, "al bu benim kartım Paris'e git ve UNESCO'da şu sahsı gör" demişti.. O an anlamıştım ki ben bir masa tenisi topu olmaya başlamıştım.. Zatalileri rahatsız olmak istememişlerdi..

Çok uzatmadan UNESCO faciyasını da iki kelimeyle anlatayım.. Odaya girdiğimde ayağa zorla kalkan ve hemen oturan bir (galiba) Amerikalı ile karşılaştım.. Tam cümleyi hatırlamamakla beraber bana "ne o keşifler yapmışsın, diye duydum" demişti.

Durumu anlatmaya başladığımda beni hemen kesip "tectonic activity- tectonic plates" diye birşey duydun mu? diye durmadan sorular soruyordu. Benim o teorilere karsı hiçbir itirazım yoktu.. Benim problemim onları harekete geçiren veya harekete geçtikten sonra deprem olmadan önceki olabilecek sinyallerdi.. Cevap olarak "sen çok büyük işler peşindesin, 50 tane deprem ispat etmen lazım ki seni birileri dinlesin" diyerek beni kibarca başından savmıştı..

Iki bilim adamıyla Dr Mashizume ve Dr Sibrazka ile de UNESCO'da görüşme yapmıştım... Biri bana Le Figaro gazetesinin baş sayfasını gösterip başlığı kritik ediyordu. FRANSA BIR GUN DEPREMLE HARAP OLABILIR. Galiba o tarihlerde Cezayir de büyük deprem olmuştu ve fantezist Fransiz basını firsatı kaçırmamıştı..

Konuşmamızın hemen hemen büyük bir kısmı Figaro'nun attığı başlığı ile ilgiliydi.. Nihayet ikisinden biri bana: "Japonya'da bu konu ile bütün araştırmalar iptal oluyor veya sonuç vermiyor.. Onbinlerce bulutu kimse günde 24 saat takip edemez. Sen belki cok özelsin ama, maalesef dünyada hiç bir bilim adamı senin tezinle uğraşmaz.. Hazırladığın laboratuar formulünün gerçekleşmesi için de milyonlarca dolar lazım.. Bunu NASA bile kabul etmez. Kendini başka işe ver."

Eh doğru ya o zamanların mediatik bilim adamı Haroun Tazieff'in yazısı çok daha ilgi çekiciydi... Mediyatik - Salon profesörü Tazieff..

Eiffel'in ayağı altında oturup kara kara düşünmeye başlamıştım. Hatta "keşke bir-iki depremi tahmin edemeseydim de teorimin yalnış olduğunu veya şans eseri olduğunu görüp bunlar başima gelmeseydi" diye yakınmiştım. Aklıma Aristo nun cümlesi geldi.. Adam Atina sokaklarında gün ışığında mum yakarak dolaşıyormuş.. Sormuşlar kendisine.. Ne o Aristo efendi, güneşin altinda mumla neden yürüyorsun ? diye.. Cevap vermiş.. Bir adam arıyorum..

Doğru demiş, "insan" sıfatı hakkedilir. Her iki kolu, iki bacğıi vs si olan yaratığa insan denmez. Insan'in kendi ruhuna ve kabiliyetlerine yeteneklerine göre değerlendirilmesi lazim.. Insan denilen mahluk eğer kendisinde var olan fakulteleri-kabiliyetleri pozitive çevirip önce kendisine sonra insanlığa faydada bulunmazsa, benim gözümde insan lakabına laik değildir...

Din, irk, millet gibi kavramları insan ruhundan daha önemli olduğu kabul ediliyor, bu görüşleri ancak PARA ve zenginlik yenebiliyor. Bu dünya kanunu değişmedikçe 6 kıta daima savaş halinde olacak ve beyinler yok edilecektir.

Ama demek ki dünya kuruldugundan beri aynıymış.. Her ne kadar düşüncelerimi anlatmak icin yüksek mertebelere-makamlara çıkıyorsam daha da sukute hayale uğruyordum.

Belli bir seviyeye ulaşan bir bilim adamı artık araştırma yapıp vaktini kaybetmiyor ve rahatını bozmuyordu. Hhatta rahatsiz olmasın diye yeni buluşlara ve düşüncelere de karşı çıkıyor, ukalalık yapıyordu. Nasil olsa BASIN ellerinde. Bu bütün dünyada aynı şekilde cereyan ediyor.

Bana Jussieu Universitesinde bugün profesör olan bir arkadaşım "Scientific Anarchiste" dedi. Yani "Bilim Anarşisti". O zaman kendisi "maitre de conference" idi ve bana Fransa universitelerin resmi kurumlardan para çekmek icin oynadıkları bütün oyunları anlatıyordu.

Ben bu yazımı yazıp içimi dökerken, bilim adamlarının bırakın beni önemseyeceklerini, bu yazıyı sonuna kadar okuyackalarına dahi emin değilim. Ama hiç olmazsa içimi döküyorum...

Sizleri daha fazla sıkmamak için geri kalan maceralarımı özetleyeceğim.

Paris'in en onemli bilim universitesi olan Jussieu'deki Paris VI da Prof Cruette beni yanına çağırdı. Meteoroloji profesorü olan bu hanım beni ilk dinleyen kişi olmuştu ve 4 saat süren görüşmelerde gerek Japon haritalarında, gerek Cezayir depremi sıralarında çizilmiş olan hava haritalarında (daha doğrusu deprem en yakın haritalarda) bu kısa süre gözüken alçak bulutlar bulunamadığı için Pr Cruette bana direk doktora hakkı vermedi. Ayrıca, depremlerin başlamasının atmosferden geldiğini söylemiştim..

Bunun detaylarına girmiyorum, aslında o zaman Meteoroloji Genel Müdürü Bessemoulin vefat etmişti, yerine Matteoli diye anlaşamadığımız kişinin parmağı vardı.. Çünkü Prof Cruette önce "evet" dedi, sonra ise "hayır" diye kararinı değiştirdi.

Not: O zamanlar Fransa'da "Doctorat d'Universite" diye bir doktora çeşidi vardı, diploması olmayan kişiler belli bir tezi savunabilmek için gercek bir doktora yapar gibi iki yıl calışıyor ve tezlerini geçirebilirlerse o konuda Doktor oluyorlardı.. Ancak bu diplomanın hukuki bir değeri yoktu, ancak bilimsel değeri vardı... Her yıl bir-iki talebe bu istisna ya tabii tutulabiliyordu.

1980'de Asnieres Sur Seine Kaymakamlığı bana "Artik temelli burada yaşıyorsunuz, buyurun askere diye beni önce Versailles'a sonra Blois'ya göndermişti. Orada en azından deprem tahmini problemi yoktu. Ancak göğe bakarak hatıralarımı tazeledim.

Herneyse çok kısa suren askerliğimin sonrası gittigim Londra'daki Imperial Universitesinde bir profesör ile konuştuğumda, bana o ülkede meteoroloji ile uğrasabilmem icin 7 sülale Ingiliz olmam gerektigini şaka ile karışık söylediğinde artık su bardağı taşırmıştı.

Eski Osmanli padişajlarının akrabası ile buluşup Kraliçe'ye durumumu izah etmesini istemiştim. Buckingham Palace'a koskoca bir dosya gitmişti.. 3 hafta sonra Ingiltere Meteoroloji Müdüründen bana bir mektup gelmiş ve Kraliçe'ye Ingiliz kanunlarına karşı gelemeyeceklerini ve beni Meteorolojiye alamayacaklarını bu mektupta ifade buyurmuşlardı.

O zamanki durumu daha da özetleyecek olursak, Japonlarla halen yazışmalar devam ediyor, aynı zamanda diğer ülkelerin bilim adamları bana mektuplar yazıp bu işten vaz geçmemi söylüyorlardı..

Kısacası Jeoloji ile Meteoroloji bilimleri birbirinden ayrı bilim dallarıydı.. Ben ise HAYIR diye iddia ediyordum..

Yani ben hayal kuruyordum..

Son şans deyip atladım uçağa gittim New York'a.

Mart 1987'de New York'ta iki meteoroloji mühendisi ile görüştüm. Dr Hoffert ve Dr Rampino.. Aynı zamanda NEW YORK universitede hocaydılar. Tek ümidim artık sçzde beyin ülkesi, taze beyin toplayan ABD olmuştu...

Bana bu işten vazgeçmemi, bu teoriyi hiçbir zaman ispat edemeyecegimi söylediler....

Bu teorinin özeti 1985'de Paris'te bastığım bir kitabın birkaç sayfasında yazılmıştır.

New York'da , hayallerim ve calışmalarım son bulmuştur diye düşünerek, bazı önemli belgeleri o meşhur Georges Washington Bridge'den suya attım.

Yıl 1987, aylardan mart...

1962 yilinda başlayan ve 25 sene süren Meteoroloji aşkım, benim bulutlarım, alçak basınçlarım, yüksek basınçlarım, occlusion cepheler, yağmurlar, jet streamler, karayel ve karlar...

Hepsi yok olmuşlardı.. Bir çocuğa karşı, bir gence karşı KATLIAM yapılmıştı.. CİNAYET işlenmişti. Daha yazılacak çok sey vardı.. Hollanda da hapse tıkıldım. Kırmızı kazak giydiğim için beni M.United seyircisi sanan polisler sorguya çaktiklerinde öfkelenip bir polisi nakavt etmiştim.. Vlissingen de Hollanda lı Dr Bauer beni kurtaracağına polise ''bulutlarda deprem görüyor, beni görmek istedi, ben de ayıp olmasın diye 'evet' demiştim deyip beni deli yerine koydurmuştu. 5 gece Vlissingen karakolunda hapiste tuttular beni...

Yok "gayrimuslumsun, yok Turk'sun, yok Fransız'sin, yok Ingiliz değilsin, yok yaşın çok ufak, olmaz yaşın çok genç, artık yaşın geçti...

Bitmeyen nağmeler....Hayatımı ortaya koyabilecegim, 24 saatimin 20'sini araştırmayla geçirebileceğim yeni bir BILIM, insanlar tarafindan elimden alınmıştı...

SEN GAYRI MÜSLÜMSÜN.. METEOROLOJİ OKUYAMAZSIN .. TÜRKİYE DE İÇ EMİR VAR

Hani bütün dünyada "GENÇLERI MOTİVE EDELİM" diye bas bas bağıran profesörler, bilim adamları, politikacılar neredeydiniz? Dünyaya EDUCATION dersi veren Fransa da mı, kendi vatandaşına sahip çıkamadı ? Seve seve askerliğini yapmış ve Kıbrıs savaşında canı gönülden savaşmak için parmak kaldıran bir milliyetçi olan bana Türkiye neden sahip çıkamadı ?

Neden bana ''Sen gayrı müslümsün.. Türkiye de iç emir var. Gayrı müslümler meteoroloji okuyamazlar !! dendi...Bu cümle bana Ankara da Meteoroloji Genel Müdürlüğünde yüzüme söylendi... 1977 civarında. Tam Dünya gazetesinin iflas ettiği tarihlerde.. O zaman yıkıldım... Binadan yarıldığımda kendimi Esenboğa havalimanına attım.. Uçakta herkesten nefret etmiştim....

Ancak, Allah benimle beraberdi ve sağlığımda bir gerçek bilim adamı teorimin doğruluğunu gösterecek bir açıklama yaptı..

Aradan 16 sene gectikten sonra, 2003 yılı sonunda Istanbul'daki Hava Harp Okulunda bir konferans veren Bulgar Prof. Dr. Margarita Matova, uydulardan Türkiye'de deprem öncesi alcak bulutların oluştuğunu ve bu bulutların deprem öncesi yön değiştirdiklerini bir raporla belgeledi. Sağ olsun Milliyet gazetesi yazari Önay Yilmaz bu belgeyi bana fakslayınca, nasıl şok geçirdiğimi ve aynı anda ne derece sevindiğimi herhalde tahmin etmişsinizdir.

Benim gördüklerimin ve yaşadıklarımın hayal mahsulu olmadığını, içerisinde büyük bir gerçek payı olduğunu artık anlamıştım. Depremlerden önce, manyetik bir alan oluşuyor ve alçak bulutlar kısa bir süre için meydana geliyordu... O'nun bilmediği mektupta okuduğunuz gibi 180 lik açı ile yerden çıkan gazlardı..

Isin en ilginc tarafi, son derece samimi olan bu yazismamiz aniden son buldu.. Matova susturuldu..

BEN BU YAZIMI YAZARKEN DUNYADA VAR OLAN GEREK METEOROLOJI, GEREK JEOLOJI VE JEOFIZIK ALANLARINDA GÖREV ALAN HİÇBİR BİLİM ADAMINDAN HAKKIMDA VEREBILECEKLERI BIR TEK POZITIF ATILIM BILE BEKLEMIYORUM.. AKLIMA PROF.NESTEROFF'UN SÖZLERI HİÇ ÇIKMIYOR.

"HICBIR BILIM ADAMI BAŞINI BELAYA SOKUP BÖYLE BIR MESULİYETİ ÜZERİNE ALMAZ.. DEĞİL BİNLERCE, YÜZBINLERCE İNSAN YOK OLSA BİLE"...

BU YAZI SUBAT 2005 TARIHINDE YAZILMIŞTIR


YANILDINIZ PROF DR NESTEROFF !

Ronald KAREL senin seneler önce keşfettiğin iyonize bulutlar 2009 senesinde NASA AMES Research Centre daki laboratuarda bulundu. İSEP üzerinden çalşmalarımızın devam etmseini arzuluyor, başarılarının devamını temenni ediyoruz.

Yukardaki resim ve yazı Milliyet gazetesine gönderilmiştir.

Prof. Dr Friedemann Freund ve ekibi..

YORUM YOK

TEŞEKKÜRLER

Bana kucağını açan Türkiye Cumhuriyeti 3 ncü Ordu, 4 ncü Zırhlı Tugayı, 41 nci Mekanize Piyade Taburundaki, O zamanki Tuğgeneral Kemal Yamak başta olmak üzere Kurmay Albay Metin Behzat Oktay'a, Topcu Binbasi, Tabur Komutani Binbaşı Güngör Yilmazel'e, Yüzbaşı Abidin Uzun, Üsteğmen Faruk Kunağa ve diger bütün subay, assubay ve erata çok teşekkür ediyorum..

Din, irk, milliyet gözekmesizin, bilim dalında araştırma yapmamı desteklediniz ve bana inanılmaz bir şekilde saygı duydunuz ve moral verdiniz..

Sizler benim hakkımda ne derseniz deyin.. Ben RONALD isminde bir Türk milliyetçisi ve Kemalistim...

Beni 25 yıl kadar destekleyen Dr Sawada'ya da içten teşekkürlerimi iletiyorum...

Beni iki kez ailesinden biriymişim gibi ofisine kabul eden, moral veren, Moda-Istanbul'daki evime mektuplar yazıp beni destekleyen Fransa eski Meteoroloji Genel Müdürü J.Bessemoulin'e de çok teşekkürler.

Bana meteorolojınin ilk adımlarını öğreten Ali Esin e de Allah rahmet eylesin diyorum.

 

Saygılarımla

R.Karel

 

 

Nedstat Basic - Free web site statistics
Personal homepage website counter© Meteoseisme-Meteoquake All rights reserved 2009-2010 climate change - changement climatique